HİLYE-İ ŞERÎFE’NİN DİNÎ, EDEBÎ VE ESTETİK BOYUTLARI

Doç. Dr. Fatih ÖZKAFA

1. Hilye’nin Ortaya Çıkışı
Hilye, kelime olarak “yaratılış, süs, ziynet” bir başka ifade ile “insanın medâr-ı temâyüzü olan evsâf-ı hariciyesi” gibi anlamlara gelir. Istılahî olarak ise, İslâmî edebiyatta Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hâl ve tavırlarını anlatan, mübarek cisimlerinin evsafını beyan eden manzûm veya mensûr metinlere “hilye” denir. Hat san’atında da bu metinleri ihtiva eden eserler, “hilye-i saâdet” veya “hilye-i şerîfe” olarak adlandırılır.

“Ta‘rîf-i eşkâl-i Rasûl Aleyhisselâm” veya “Fahr-i Kâinât Efendimiz’in evsâf-ı mübârekesi” şeklinde (Güngör, 2003: 186) veya “Nebiyy-i Muhterem Aleyhi’s-Salâtü ve’s-Selâm Efendimiz Hazretleri’nin şemâil-i şerîfe ve sıfat-ı kutsiyyelerini havî kitap ve levha” (Kamus-ı Osmanî) şeklinde de tanımlanan hilye-i saâdet’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’e duyulan muhabbet ve hasretin san’attaki aksi olduğu söylenebilir. Müslüman şair, bu hislerini na’t ile dile getirirken, hattat da yazıyla O’nu tarif etme cihetini benimsemiştir. Hz. Peygember (s.a.v.)’in sûretini resmetmek sakıncalı görüldüğünden, en edebî hilye metnini en zarif hattile levha haline getirmenin daha münasıp olacağı inancıyla Hilyetü’n-Nebeviyye eserlerine çok rağbet edilmiştir.

Hilye-i şerîfeye bilhassa Türk kültüründe büyük değer verilmiş; hilye metnini ezberleyenin hem dünyada hem ahirette büyük mükâfata nail olacağına, nimete ve saâdete erişeceğine inanılagelmiştir. Hilye-i saâdetin evde veya işyerinde bulundurulduğu takdirde o mekânın yangın, hırsızlık vb. âfetlerden korunacağı, yanında taşıyanların kaza ve musibetlerden muhafaza edileceği, seyahatlerde işlerin âsân olunacağı kabul edilmiştir. Ayrıca meskenlerinde bu mübarek levhaya yer verenler, sanki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rûhaniyyetlerini misafir ettiklerine inanmaktadırlar.

 

 

Bu hususlar, Hâkanî Mehmed Bey’in meşhur Hilye-i Hâkanî’sinde (Hilye-i Hâkânî, 06 Mil Yz.A 1127/2, v.5b.) manzum olarak şu şekilde ifade edilmiştir:

Bu hadîs içre budur kavl-i ehem

Ya‘ni Allâhu Te‘âlâ a‘lem

Nice pâkîze sühandan sonra

Fahr-ı ‘âlem didi benden sonra

Hilye-i pâkimi kim görse benim

Ola görmüş gibi vech-i hasenim

Gördügince müteşevvik olsa

Hâsılı hüsnüme ‘âşık olsa

Ârzû itse yüzüm görmege ol

Kalbine neş’e-i Hak itse hulûl

Âteş-i dûzâh olur ana harâm

Eyler ikrâm ile firdevse hırâm

Fitne-i kabrden ol merd-i Hudâ

Yevm-i mîzâna dek emn üzre ola

Dahi haşr itmeye ‘uryân anı Hak

Ola gufrânına Hakk’ın mülhak

Anı hırz eyleye bir ehl-i sefer

Zarar irmez ana dir peygamber

Bu rivâyât-ı kesîrü’l-berekât

Böyle nakl oldı ‘Alî’den bi’z-zât

Didi kim hilyeni şâd olsa görüp

Hırz-ı cân eylese anı götürüp

Âhirü’l-emr olıcak rûz-ı kıyâm

Cismine nâr-ı cahîm ola harâm

Ol kişi çekmeye bi’l-cümle ‘azâb

Ne bu dünyâda ne ‘ukbâda ‘ukâb

Lâyık-ı devlet-i dîdârım ola

Dahi şâyeste-i envârım ola

 

2. Edebiyatta Hilye ve Şemâil Geleneği

Ashab-ı Kiram tarafından Hz. Peygamber’in şemâiline dair yapılmış tespit ve müşahedeleri bir araya toplayan ilk müstakil eser, İmam Tirmizî (ö. 892 M.)’nin “eş-Şemailü’n-Nebeviyye ve’l-Hasâilü’l-Mustafaviyye” adlı eseridir. Bu eser, Osmanlı edebiyatında hilyeciliğin temel kaynağını teşkil eder. Osmanlı edebiyatında Hâkanî Mehmed Bey (ö. 1606)’in yazdığı 716 beyitlik Hilye-i Hâkanî mesnevîsi, bu türdeki en önemli eserlerdendir. Mehmed Bey’in bu mesnevîsi Sultan III. Mehmed Han’ın o kadar hoşuna gitmiştir ki, bu te’lifinden dolayı her ne câize istenirse kendisine verileceği beyan edilmiştir (Pala, 1997: 80-81).

Beyhakî’nin “Delâilü’n-Nübüvve” ve Cemaleddin Hafız Abdurrahman’ın “el-Vefâ fî Fedaili’l-Mustafa, Kadı Ebu’l-Fadl Iyaz (ö. 1149 M.)’ın “Kitabü’ş-Şifâ fî Ta’rîfi Hukûkı’l-Mustafâ” adlı eserleri de Arap edebiyatındaki şemâil geleneğini temsil ederler (Subaşı, 1995: 284).

Türk edebiyatında birçok hilye yazılmasına rağmen İran edebiyatında şemâil ve hilye türüne hemen hemen hiçbir yerde rastlanamamıştır. Bunu gözönünde bulundurarak bu edebî türün Müslüman Türklere ait bir çeşit millî edebiyat türü olduğu söylenebilir. “Bizde manzum hilye-i Nebevî sahasında ilk eser Şerîfî mahlaslı bir şairimize aittir. İki yüz elli beş beyitlik Risâle-i Rasûl adlı eser Kanûnî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Bâyezid’e takdim edildiğinden hareketle eserin bu şehzadenin vefat tarihi olan 1562’den önce yazıldığını söylemek mümkündür.

Hilye ile şemâil birbirine yakın kavramlar olmakla birlikte, aralarında bazı farklar vardır. Hilyelerin peygamberimiz yanında diğer peygamberler, dört halife ve bazı İslâm büyükleri için de yazılabilmesine mukabil şemâiller yalnızca Peygamberimiz (s.a.v.) için yazılmıştır. (Erdoğan, 2007: 318).

 Müzehhip Abdulhamit Yılmaz Tezhip Çalışmaları (Hat Hasan ÇELEBİ)

2.1. Türk Edebiyatındaki Başlıca Hilyeler

Türk Edebiyatı, hilye ve şemâil eserleri bakımından oldukça zengindir. Tarihten günümüze en çok bilinen hilyeler şu şekilde sıralanabilir:

Risale-i Hilyetü’r-Rasûl, Şerîfî.

Hilye-i Hâkanî, Hâkanî Mehmed Bey, 1598-99.

Tercüme-i Hilyetü’n-Nebî Aleyhi’s-Selâm, Bosnalı Mustafa, 1654.

Hilyetü’l-Envâr, Süleyman Nahifî, 1689.

Hilye, Seyyid Mehmed Efendi.

Şerh-i Hilye-i Nebeviyye (Hilye-i Nebeviyye ve Hulefa-i Erba’a), Müstakîmzade Süleyman Sa’düddin Efendi.

Hilye, Mevlevi Mehmed Necib Efendi, 1843.

Milad-ı Muhammediyye-i Hâkanîyye Hilye-i Fethiyye-i Sultaniyye, Rusçuklu Fethi Ali, 1843.

Nazmu’n-Nûr fî Silki’s-Sürûr, Tırhalalı Murad Oğlu Ali (Hızrî).

Hilye-i Fahr-i Âlem, Mustafa Fehmi Gerçeker, 1944.

(Uzun, 1998: 45-46).

Yukarıda zikredilenlerden bazılarının da yer aldığı hilyeleri, mensur ve manzum hilyeler şeklinde tasnif ederek sıralamak mümkündür:

 

2.1.1. Mensur Hilyeler

Hilyetü’ş-Şerîfe ve’n-Na‘tu’s-Seyyime, Abdullah b. Şâkir b. Mustafa Elbistânî Yemlihâ-zâde.

Nüzhetü’l-Ahyâr Fî Şerh-i Hilyeti’l-Muhtar, Ahmed b. Receb el-İstanbulî.

Hilye-i Şerîfe, Ahmed Şemsî Halvetî.

Şerhu Hilyeti’n-Nebî, Akkirmânî Mehmed Efendi.

Hilye-i Saâdet, Akkirmânî Muhammed b. Mustafa.

Hilye-i Şerîf-i Rasûlullah, Ali Molla.

Hilye-i Şe”rîfe, Erzurumî Mehmed Hanefî Efendi

Hilye-i Saâdet Tercümesi, Fethî Mehmed Ali Efendi.

Hilye-i Nebevî, Halil b. Ali el-Kırımî.

Hilye-i Muhammed, Hilmi Efendi.

Şerh-i Hilye-i Nebevî, Hulûsî Ârif Eskişehrî.

Hilye-i Şerîfe Şerhi, İbn-i Kemal Paşa.

Hilye-i Şerîfe-i Cenâb-ı Peygamberi, İsmail Sâdık Kemal b. Muhammed Vecihî Paşa.

Hilye-i Şerîfe, Kâdi Şâmi.Mufassal Hilye-i Şerîfe, Mantıkî Mustafa Efendi.        

Hilye-i Şerîf Muhammediye, Mehmed Ergüneş, Bergama (matbu’).

Hilye-i Nebeviyye ve Hulefâ-i Erbâ‘a, Müstakimzâde Süleyman Sa‘düddin Efendi.

Hilye-i Nebevî, Nûrî.

Hilyetü’n-Nebî, Şeyh Emir Tarikatçı.

Hilye-i Nebeviyye, Şeyhî.

Hilye-i Celîle ve Şemâil-i Aliyye, Şeyhü’l-İslâm Hoca Saadettin Efendi.

Terceme-i Hilye-i Şerîf, Vahdî İbrahim b. Mustafa.

Hilye-i Nebî, Vecdî Ahmed.

2.1.2. Manzum Hilyeler

Risâle-i Hilyeti’r-Rasûl, Şerîfî.

Hilye-i Sa‘âdet, Hâkânî Mehmed Bey.

Gülistân-ı Şemâil, Nesîmî Mehmed Efendi.

Hilye-i Rasûlullah, Aziz Mahmud Hüdâyî.

Riyâzü’l-Hilye, Mustafa b. Muhammed Nüvâzî.

Hilye-i Nebî, Selimî Dede.

Hilyetü’l-Envâr, Süleyman Nahîfî.

Hilye-i Şerîf, Hayrullah Hayrî Efendi.

Hilye-i Hâkimâ, Hâkim Seyyid Mehmed Efendi.

Hilye-i Nebî, Ârif Süleyman Bey.

Nazîre-i Hâkânî, Mehmed Necip Efendi.

Hilye-i Şerîf, Âşık Kadrî.

Hilye-i Fahr-i ‘Âlem, Mustafa Fehmi Gerçeker.

Tercüme-i Hilyetü’n-Nebî, Bosnalı Mustafa.

Milâd-ı Muhamediyye-i Hâkâniyye ve Hilye-i Fethiyye-i Sultaniyye, Ruscuklu Fethi Ali.

Nazmu’n-Nûr fi Silki’s-Sürûr, Tırhalalı Murad Oğlu Ali (Hızrî).

Hilye-i Şerîfe, Abdülvahab Dursun.

Hilye, Hızrî.

Hilye-i Manzume-i Rasûlullah, Cenâb-ı Nurî Kastamonu.

(Güngör, 2003: 23-25, 91-92).

Hz. Muhammed (s.a.v.) için yazılanlar dışındaki hilyeleri ise şu başlıklar altında toplamak mümkündür: Hilye-i Enbiyâ’lar, Hilye-i Çehâr-Yâr’lar, Hilye-i Aşere-i Mübeşşere’ler,  Hilye-i Hasaneynler, Din ve Tarikat Büyükleri Hakkındaki Hilyeler (Hilye-i Bahaüddîn Şâh-ı Nakşbend, Hilye-i Mevlânâ gibi).

3. Hat San’atında Hilye Geleneği

Levha halindeki hilye-i şerîfe’nin ilk numûnelerinin 1090/1679-1680 tarihlerinde meşhur hattat Hâfız Osman Efendi (1642?-1698) tarafından yazıldığı genel olarak kabul edilmektedir (Acar 1997: 96; Alparslan, 1999: 70; Dere 2009: 78-80; Derman, 1967: 8-9; Derman, 2011a: 194; Serin, 2008: 127). Bununla birlikte, bir hürmet nişanesi mahiyetinde göğüs cebinde taşınmak için gündelik el yazısı veya nesih hattıyla küçük ebatlı olarak yazılan hilye metninin en eski örneği Derman’ın tespitine göre Şeyh Hamdullah’da (1429-1520) mevcuttur. (Derman, 2011b: 23)

Klasik hilye levhaları, başmakam (Besmele), göbek (hilye metni), çehar yâr (Dört Halife), hilâl, âyet, etek (hilye metninin devamı) bölümlerinden mürekkeptir. Hilye metninin ilk kısmının yer aldığı göbek, Güneş’e benzetilir. Onu kuşatan hilâl formu, Hicret-i Nebeviyye’nin sembolü olan ve İslâm takviminde esas alınan Ay’ı temsil eder.

öbekteki güneş ve ay motifinin dörtbir yanındaki Hulefâ-i Râşidîn isimleri ise “ashabım yıldızlar gibidirler. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” meâlindeki hadîs-i şerîfe telmihte bulunur (Derman, 1998: 47).

 

Hat- Ahmet Zeki Yavaş - Tezhib- Gül Hilal Türkoğlu

Âyet kısmında ise genellikle “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” meâlindeki “Vemâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn” (Enbiya, 21/107) âyeti veya “Muhakkak Sen yüce bir ahlâk üzeresin” meâlindeki “Ve inneke le’alâ hulukın azîm” (Kalem 68/4) âyeti; bazan da “Muhakkak ki Biz seni şahit, müjdeleyen ve uyarıcı olarak gönderdik” meâlindeki  “İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ” (Fetih 48/8) âyeti yazılır. Bu ibarelerin dışında, “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın eğer, kâinatı yaratmazdım” meâlindeki “Levlâke levlâke lemâ halaktu’l-eflâk” kutsî hadîsi veya Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili muhtelif âyet-i kerimelerin yazıldığı hilyeler de mevcuttur.

Sahabe-i kirâmdan Hz. Ali, Hz. Aişe, Enes b. Malik, Ebû Hureyre, Abdullah b.  Abbas, Abdullah b. Ömer, Hasan b. Ali, Hind b. Ebî Hâle, Berâ b. Âzib, Câbir b. Semüre, Câbir b. Abdullah, Sa’îd b. İyâs el-Cüreyrî (r. anhüm) gibi isimlerden Efendimiz (s.a.v.)’in şemâiline dâir rivâyetler ulaşmıştır. Bunlar arasında, hilye-i saâdet levhalarında en çok tercih edilenlerden biri aşağıdaki Hz. Ali rivâyetidir:

Hz. Ali (r.a.), Hz. Peygamber’i (s.a.v.) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: ‘Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her şeyden çok severlerdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (s.a.v.) gibi birisini görmedim’ demek sûretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.

Hz. Hasan(r.a.)’nın Hind b. Ebî Hale (r.a.)’dan rivâyet ettiği hilye metni ise şöyledir:

Rasûlullah Efendimiz, yaratılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayaın parlaklığı gibi nûr saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan ise kısa olup başı büyükçe idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi. Şâyet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar; değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimiz’in rengi ezheru’l-levn yani nûrani beyaz idi. Alnı açıktı.kaşları hilal gibi gür ve birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki öfkeli hallerinde kabarır; normal zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup üstü ince idi. Mübarek burnunun üstünde onu yüksek gösteren bir nur vardı ki dikkatlice bakmayan kimselere, Peygamberimizi kartal burunlu zannederlerdi. Sakal-ı şerîfleri sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saadetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı saf mermerden traş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti. Ne şişman ne de çok zayıftı. Karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücudunun açık yerleri gâyet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında meme ve karın bölgesinde kıl yoktu. Kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü. Öyle ki üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını, ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yer sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sükunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arz ederlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında bütün vücutları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken onları öne geçirir; kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere onlardan önce hemen selam verirlerdi (Yardım, 2011: 75-76).

Cabir b. Semüre (r.a.)’dan gelen bir rivâyette Hz. Muhammed (s.a.v.) tavsif edilirken, mehtaplı bir gecede Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i kırmızı renkli elbisesi ile gördüm de mukayese için bir O’na baktım bir de aya. Vallahi bence O aydan daha güzeldi (Yardım: 76) şeklinde anlatılmıştır. İbn-i Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyette de Rasûlullah’ın ön dişleri hafifçe seyrek olduğundan, konuşurken ön dişleri arasından nur dökülüyor gibi görünürdü (Yardım, 2011: 78) tasviri yer almıştır.

Kısas-ı Enbiyâ isimli eserinde Ahmet Cevdet Paşa, klasik hilye metinlerinden yararlanarak muhtasar bir metin oluşturmuş ve bu ibarenin, Hattat Filibeli Bakkal Ârif Efendi tarafından Osmanlı Türkçesi ile ve nesih hattıyla yazıldığı bir hilye-i saâdet levhası birkaç kez bastırılmıştır. Aşağıda, sözkonusu hilye metni yer almaktadır:

Rasûl-i Müctebâ Muhammedüni’l- Mustafa (s.a.v.) yaratılış ve ahlakça Âdemoğulları cinsinin en olgunu idi. Bütün peygamberler noksansız azalı ve güzel yüzlü olup Habib-i  Hüdâ onların en güzeli idi. Tertemiz cismi güzel, hep azası münasip endamı gâyet düzgün, alnı ve göğsü ve avuçları ve iki omuzlarının arası geniş idi. Boynu uzun ve ölçülü ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mübarek karnı göğsüyle beraber olup şişman değil idi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değil idi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz, belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ipekten yumuşaktı. Gâyet mu’tedil bir tarzda büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve ovale yakın yüzlü idi. Şişman yüzlü ve yumru yanaklı değil idi. İki kaşının arası açık ve fakat kaşları birbirine yakın idi. Çatık kaşlı değil idi. Ve iki kaşının arasında bir damar var idi ki öfkelendiğinde kabarıp görünürdü. Kirpikleri uzun, gözleri kara  ve güzel, büyücek idi. Ve gözlerinin akında az kırmızılık var idi. Rengi ezherli idi. Yani ne kireç gibi ak ne de karayağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya yakın beyaz ve nurani ve berrak olup mübarek yüzünde nur parlardı. Dişleri inci gibi parlak olup söylerken ön dişlerinden nur saçılır ve gülerken mübarek ağzı bir latif şimşek gibi pırıltılar saçarak açılır idi. Saçları ne kıvırcık ne de pek düz idi. Ve saçlarını uzattığı vakit kulaklarının memelerini aşardı. Sakalı sık ve tam idi, uzun değildi. Ve bir tutamdan fazlasını alırdı. Beka yurduna göç ettiklerinde saçı skalı henüz ağarmaya başlayıp başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl var idi. Cismi temiz, kokusu latif idi. Koku sürünsün sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla musâfaha etse bütün gün onun hoş kokusunu duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını meshetse hoş kokusuyla o çocuk diğer çocuklar arasında bilinirdi. Doğduğu vakit dahi pak ve latif idi. Sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuş idi. Duyuları fevkalade kuvvetli idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Ve bütün hareketleri ılımlı idi. Bir yere gittiğinde acele ve sağ ve sola meyletmeyip vakar ile doğru yoluna gider ve fakat sürat ile akıcı bir şekilde yürür idi. Normal yürür gibi görünür fakat yanında gidenler sürat ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi. Yüzünde nur ve güzellik, sözünde akıcılık ve letafet, lisanında anlaşılırlık, beyanında fevkalade tesir var idi.  Boş söz söylemeyip her sözü hikmet ve nasihat idi. Ve herkesin akıl ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Kimseye fena söz söylemez; kimseye kötü muamele eylemez ve kimsenin sözünü kesmez idi. Yumuşak huylu ve mütevazı idi. Sert ve kaba değildi. Fakat heybetli ve vakur idi. Gülmesi dahi tebessüm idi. Onu ansızın gören kimseyi heybet kaplardı. Ve onunla tanışan ve sohbet eyleyen kimse O’na cân ü gönülden âşık olurdu. Fazilet ehline derecelerine göre hürmet gösterirdi. Akrabasına dahi pek ziyade ikram eylerdi. Lakin onları kendilerinden faziletli olanların önüne geçirmezdi. Ev halkına ve ashabına güzel muamele ettiği gibi diğer insanlara yumuşak huylulukla ve lütûf ile muamele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Cömert ve keremli, şefkatli ve merhametli, cesur ve hilm sahibiydi. Ahd ve va’dinde sabit, sözünde doğru idi. Güzel ahlakça akıl ve zekaca bütün insanlara üstün ve her türlü medh ve senaya layık idi.  El-hâsıl dış görünüşü güzel, iç alemi mükemmel, misli yaratılmamış bir saadetli ve mübarek vücut idi. Allahümme salli aleyhi ve ‘alâ ‘âlihi ve ashabihî ecmaîn.

 

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in fizikî özelliklerinin nazmen anlatıldığı, Hâkanî Mehmed Bey Hilyesi’nden seçilmiş bazı beyitler aşağıda verilmiştir. Bu hilyenin Hâkanî Mehmed Bey hilyesine nazire olarak yazıldığı da ileri sürülmektedir. (Her beytin numarası sonundadır):

Besmele’yle idelim bed’-i makâl

Sayd ola tâ ki hümâ-yı zî-bâl (1)

Nice vasf eyleyeyim evsâfun

Hak senün olmuş iken vassâfun (136)

İ‘tidâl üzre idi hûb u latîf

Reşk-i Tûbâ idi ol kadd-i şerîf (149)

İki bâlâ kad arasında meger

Olsa idi eger ol fahr-ı beşer (157)

Gorinürdi ikisinden bâlâ

Vasatü’l-kadd iken ol sidre-nümâ (158)

Ne kıvırcık idi gâyet ne dırâz

Bu iki vasfdan oldı mümtâz (174)

Didiler var idi bir ince tamar

Kaşları arasın itmişdi makar (221)

Gâh olup ol reg-i mîzâb-ı celâl

Cûy-ı hiddetle tolardı fi’l-hâl (222)

Zâhir olsa o reg-i pâk-i nebîl

Gazab u hiddete olurdı delîl (223)

Basmasa ‘âlem-i imkâna kadem

Zâhir olmazdı bu sahrâ-yı ‘adem (335)

Vâsi‘ü’l-hatve idi meşy-i Rasûl

Sık adım atmayup olmazdı ‘acûl (349)

İltifât eylesebir şahsa eger

Beden-i pâki ile cümle doner (354)

Ya‘ni bir şey’e nigâh itse o mâh

Cevirüp gerdenin itmezdi nigâh (355)

Ketifeyni arasında o şehün

Ya‘ni sag cânibe akreb o mehün (376)

Var idi mühr-i nübüvvetle hitâm

Hâtemü’r-rüsl idi ol fahr-i enâm (377)

Once yürür idi ashâb-ı güzîn

Gelür ardınca o şâhen-şeh-i dîn (368)

Bed’ iderlerdi selâma her gâh

Gordigi mü’mine ol nûr-ı İlâh (369)

Sadrı şakk olmagın ol fahr-i melek

Geldi hakkında “elem neşrah lek” (388)

Asdaku’n-nâs idi ol fahr-i cihân

Lehce-i pâkine ‘âlem hayrân (390)

Câmi‘-i hüsn-i edâ idi fasîh

Hüsn-i güftârı belâgatde sarîh (391)

Nice haddim ola ta‘rîf itmek

Hilye-i pâküni tavsîf itmek (413)

Vasf-ı pâkün senün ey nûr-ı cemîl

Yine Allâh bilür bi’t-tafsîl (414)

Hilye-i pâküne itdikçe nazar

Dîde-i şevk ile emlâk u beşer (423)

Ola bin kerre tahiyyât u selâm

Ravza-i pâküne ey hayr-ı enâm (424)

(Erdoğan, 2007: 339-357)

Hat san’atında ta’lîk yazı temeşşuku esnasında, mürekkebat safhasına geçildikten sonra Molla Câmi’nin Besmele Kasidesi veya Hilye-i Hâkanî’den seçme beyitler de meşk edilir (Derman, 1998: 50).

Klasik hilye-i saadet levhalarının uzun kenarları yaklaşık olarak 40 cm. ile 70 cm. arasında değişmekle birlikte daha büyük eb’adlı hilyelere de rastlamak mümkündür. Büyük eb’adlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (ö. 1876) başlatmıştır. Hat san’atının köklü gelenekleri arasında bulunan icâzetnamelerin hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Meselâ Sultan II. Mahmud (ö. 1839), Filibeli Bakkal Ârif Efendi (1830?-1909), Hacı Kâmil Akdik (ö. 1941) ve Şeyh Aziz Rıfâî (ö. 1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i Nebeviyye yazarak hak kazanmışlardır (Derman, 2000: 617-625). Mustafa Râkım Efendi (ö. 1758-1826)’nin farklı kompozisyonda bazı hilyeleri, yine Şeyh Aziz Rıfâî’nin hutût-ı mütenevvia ile yazdığı yoğun kompozisyonlu hilyeleri mevcuttur.

Belli başlı yazı çeşitlerinin her birinin veya birkaçının kullanıldığı örneklere rastlamanın mümkün olduğu hilyeler genellikle muhakkak ve sülüs-nesih veyahut ta’lîk hattıyla kaleme alınmıştır. Tamamı kûfî hattıyla yazılmış nadir hilyelerden biri Derviş İbrahim Kadirî’ye âittir. Hacı Nuri Korman (1868-1951) ve Bakkal Ârif Efendi, metin kısmında nesih yerine sülüs hattı kullanarak hilyeler yazmışlardır. Ta’lîk hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanmakla birlikte, san’at vasfı kazanmış talik hilye Yesârî Mehmed Es’ad Efendi (ö. 1798) ile başlar. Daha sonra oğlu Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi (ö. 1849) de birçok ta’lîk hilye yazmıştır. Ta’lîk hilye yazmakta meşhur son hattatlardan biri de Mehmed Hulûsî Yazgan (ö. 1940)’dır. Hulûsî Efendi, etek kısmı bulunmayan ve göbek kısmı beyzî olan hilyeler de yazmıştır. Aynı zamanda, “vemâ erselnâke” âyeti yerine, Ulu Ârif Çelebi’nin “Mustafâ mâ câe illâ rahmeten li’l-âlemîn” mısraını kullandığı da olmuştur (Derman, 1998: 50). Yahya Hilmi Efendi (1833-1907) ve Kâmil Akdik, o devre kadar yazılmamış hilye metinlerini de denemişlerdir. Yine, M. Şevkî Efendi (1829-1887), Hâmid Aytaç (ö. 1982), muhakkak/sülüs-nesih hatlarıyla ve klasik formda birçok hilye-i saâdet levhası yazmışlardır.

Hilyeler, bazı kaynaklarda “göbek formuna göre (dairevî, beyzî)” veya “serbest formlu” gibi bir tasnife tabi’ tutulmuştur (Taşkale, Gündüz, 2006: 61 vd.). Ancak, tarihten günümüze, birbirinden o kadar farklı hilyeler yapılmıştır ki, esasen tam bir sınıflandırma yapmak mümkün gözükmemektedir.

Hilye tezhiplerinde ise, geç Osmanlı döneminde barok, rokoko vb. batı akımlarının tesirleriyle karşılaşmak mümkündür. Hat san’atının estetik bakımdan zirvede olduğu bu dönemde yazılmış nice zarif hilye, ne yazık ki nâhoş bir üslûpla tezyin edilmeye çalışılmıştır.

4. Sonuç

Hz. Peygamber (s.a.v.)’i tavsif eden, O’nun güzelliklerini anlatan, yüksek seciye ve ahlâkını öven metinlerle gerek edebiyatta gerekse hat san’atında sıkça karşılaşmak mümkündür. Bilhassa Türk san’at ve edebiyat tarihi, bu nevi eserler bakımından oldukça zengindir. Peygamberini iştiyak ve tahassürle hatırlayan her san’atkâr, kendisinden önce ortaya konmuş eserlerden ilham ve kuvvet alarak; fakat yeni bir bakış açısıyla kendi muhabbetini ızhar etmeye çalışmıştır. Bu bir gelenek halini alınca da tarih boyunca na’t kaleme almayan bir şair, hilye yazmayan bir hattat, hilye tezhiplemeyen bir müzehhip nerdeyse hiç çıkmamıştır. Meselâ hattatların çoğu tek bir hilye yazmakla iktifa etmemiş; dâima yeni arayışlar içinde olmuşlardır. Hattâ öyle ki; hilye yazmanın feyiz ve bereketine inanarak birçok hat san’atkarı ömür boyu hilye yazmış; yine de usanmamıştır. Günümüzde, klasik hilye formunun haricinde yeni tasarım arayışları gözlenmektedir. Bu nevi denemelerde, muasır sanat anlayışına muvafık sayılabilecek teknikler ve malzemeler tecrübe edilmekte; klasik is mürekkebinden başka renkler de kullanılmaktadır. Ancak sözkonusu farklı/sıradışı her örneği “modern” olarak tanımlamak doğru değildir. Bu gibi kavramları kullanırken onların san’at dünyasında yaygın kabul görmüş anlamlarını göz ardı etmemeliyiz. Ayrıca, günümüz hattatlarının da, yeni bir tasarım yapmak isterken nispet, âhenk, denge gibi estetiğin vazgeçilmez ilkelerinden taviz vermemeleri gerekmektedir.

 

K A Y N A K Ç A

Şinasi Acar, “Hilyeler” Antik&Dekor, Sayı 42, s. 94-100, 1997

Ali Alparslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul, 1999

Ömer Faruk Dere, Hattat Hâfız Osman Efendi, İstanbul, 2009

M. Uğur Derman, “Hâfız Osman’ın Hat San’atımızdaki Yeri”, Hayat, Sayı 52, İstanbul, s. 8-9, 1967

M. Uğur Derman,  “Hilye” maddesi, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,  Cilt 18, İstanbul, s. 47-51, 1998

M. Uğur Derman, Hat Sanatında Hilye- Şerîfler, Diyanet, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Özel Sayı, Ankara, s. 617-636, 2000

M. Uğur Derman, Ömrümün Bereketi-I, İstanbul, s. 191-197, 2011

M. Uğur Derman, “Yazı San’atımızda Hilye-i Saâdet”, İlgi, Aralık, Sayı 28, s. 32-39, 1979

M. Uğur Derman, “Hat Sanatımızda Hilye-i Nebevî’nin Doğuşu”, Hilye-i Şerîfe, İstanbul, s. 23-29, 2011

M. Uğur Derman, F. Çiçek Derman, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi Hilyesi, İstanbul 2011

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara, 1997

Mehtap Erdoğan, “Hâkanî Mehmed Bey’in Manzum Hilyesi”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XI/1, 317-357, 2007

Zülfikar  Güngör, “Türk Edebiyatında Hilye-i Nebevî Türünün Doğuşu, Gelişimi ve Sebepleri”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl 4, Sayı 10, Ocak-Haziran, 2003

Hâkanî Mehmed Bey,  Hilye-i Hâkânî, 06 Mil. Yz. A 1127/2, v. 5b.

Mehmet Çebi Koleksiyonundan Hilye-i Şerif ve Tesbihler, İstanbul 2011.

Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Cilt I, İstanbul, 1993

İskender Pala, “Hilye-i Saâdet’in Câizesi”, Türk Edebiyatı, Sayı 279, Ocak, s. 78-81, 1997

Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul, 2008

M. Hüsrev Subaşı, “Edebiyat ve Hatt Sanatımızda Hilye Geleneği”, IX. Milletlerarası Türk Sanatı Kongresi, Bildiriler, Cilt III, Ankara, s. 283-285, 1995

Subaşı: “Türk Sanatında Hilyeler”, Türk Sanatında Hilyeler, İstanbul, s. 9-15, 2010

Şemseddin Sami, Kamûs-i Türkî, İstanbul 1310.

Faruk Taşkale, Hüseyin Gündüz, Hilye-i Şerife - Hz. Muhammed’in Özellikleri, İstanbul, 2006

Mustafa Uzun, “Hilye” maddesi, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,  Cilt 18, İstanbul, s. 44-47, 1998

Ali Yardım, Peygamberimiz’in Şemâili, İstanbul, 2011